Aslında temel sorunumuz samimiyetsizlik. Böyle kitabın ortasından konuşmak çoğu zaman başa beladır ancak dile en büyük zulüm doğruyu söylememektir. Yanlışa yanlış diyemeyen ve bu sayede bireysel zalimlerden olmayı seçenler, bir anlamda zulmü içselleştirenlerdir. Bunun sosyolojik yansımasını ise bu günlerde küresel boyutta yaşıyoruz maalesef.

Gelelim meseleye… Mesele derin, tarihi ve karmaşık… Ama çözüm de bir o kadar sade, berrak ve kolay ulaşılabilir. Bu cümleler kafa karıştıran cinsten kabul ediyorum ancak izah edebileceğimi düşünüyorum.

Aslında meselenin özünde tahammülsüzlük yatıyor. Kişilerin inanç özgürlüğü vardır. İnançlarını anlatma ve bu sayede yayma özgürlüğü de. Bir başka inancı kötüleme, karalama, yok sayma, rencide etme özgürlüğü ise kesin ve net olarak yoktur. Çünkü böyle olduğunda karşıdakilerin ifade özgürlüğüne müdahale etmiş oluruz ki, bu da özgürlüklerin sahiline geldiğimizi, karanın göründüğünü bize haber verir.

Bu tıpkı bir koşuda rakibini yenemeyeceğini anladığında onun kulvarına girip çelme takmak gibidir. Evet böyle yaparsan rakip seni geçemez ama sen de, şayet koşunun hakemi tarafsızlığa sıkı sıkıya bağlıysa, diskalifiye edilirsin. Tam bir kaybet/kaybet hali.
Tam bu noktada akıllara şu soru gelebilir; “Peki inanmayanlar ne olacak? İnanç özgürlüğü derken onları yok saymış olmuyor muyuz?”

Sorunun yanıtı: Hayır… İnanmama hali de inançsızlığa inanmaktır çünkü. Ya denizdesinizdir ya sahilde; ya ıslaksınızdır ya kuru; ya aydınlıktır çevreniz ya karanlık. Bu tip konularda araf yoktur. Dolayısıyla inançsızları da kapsayan bir kanun var ortada.
Charlie Hebdo dergisi herkesi alay edilebilir, rencide edilebilir, aşağılanabilir, değerleri saçma birer malzeme olarak görüyor. Bunu ifade etmek için bir araya gelmiş bir avuç karikatüristten oluşan bir dergi kendi dünyevi yaklaşımlarını bu şekilde ifade ediyor. İfade özgürlüğü açısından bakıldığında önceleri “sorun yok, öyle düşünüyor ve bunu bir şekilde ifade ediyorlar” diyenler olabilir ama fena halde yanılıyorlar.

Sokakta yürürken arkanızdan birinin size bağıra bağıra küfür ettiğini düşünün. Onu uyarmanıza rağmen bu küfürün sonlanmadığını ve daha şiddetli ve gariz bir hal aldığını tahayyül edin. Ne yapasınız? O anda sükunetini muhafaza etme yeteneğine sahip insanlar iki şey düşünür. Biri küfür edenin deli olduğunu, ikincisi kötü niyetle birileri tarafından görevlendirildiğini… Sükunetini muhafaza edemeyenler ise şiddete başvurur.

Üstüne üstlük o anların bir kamera ile kaydedilip tüm televizyonlarda yayınlandığını da hayalinize ekleyin. Hal böyleyken küfür edenin ve o küfürü yayınlayanın ifade özgürlüğünün var olduğunu ve o küfürlere saygı duyulması gerektiğini kim söyleyebilir? Gelin cümlenin belirtili nesnesini değiştirelim. Küfür edilen siz değil de eşiniz, anneniz, öğretmeniniz, bayrağınız, çocuklarınız, dininiz, peygamberiniz olsun… Ne yaparsınız?

Charlie Hebdo örnek olayı da farksız… Dergi sadece Hazreti Muhammed’i değil, Hazreti İsa’yı, Hristiyanlığı, Yahidiliği hatta Allah’ı dahi alaya alınabilir bir nesne gibi görüyor. Değerler onların umurlarında bile değil. Kimileri bu hakaret ve küfürlere ifade özgürlüğü diyor. Kimileri ise böylesi bir özgürlüğün “kabul edilemez” olduğunu söylüyor. “Kabul edilemez” diyenlerden bir kısmı şiddet yanlısı bir kısmı ise özgürlükler dairesinde en sert tepkiyi veriyor. Bazı yan figürler de yok değil. Müslüman olmayan bazı kimseler şiddet yanlıları torbasına bir dinin tüm mensuplarını dahil ediyor. Bazıları Müslüman olduklarını beyan ettikleri halde peygamberlerine hakaret edilmesine hoşgörü ile yaklaşmaktan yana. Bir kısmı da hem hoşgörücüler hem de hakarete karşı çıkanlara tepkililer grubuna mensup.

Bu karmaşada mesele değil, alınan tavırlar tartışılıyor. Samimiyet ile samimiyetsizlik çatışıyor. Arada kışkırtıcılara gün doğuyor.

Söz konusu derginin aşağıladığını düşündüğü peygamberlerin tebliğ metodu aslında herkes için ölçüyü temel alınacak yaklaşım tarzını ortaya koyuyor. Kendilerinin Allah’ın elçisi olduğunu ve onun mesajlarını yaymakla yükümlü bulunduklarını söyleyegeldiler. Onların, kimsenin inançlarını aşağılamadan ancak söz konusu inançların batıl olduğunu ifade ederek yaşadıklarını hatırlatmakta fayda var. Tüm peygamberler sadece insanlara ilahi mesajları ve öğretileri duyurdular. Şeytani öğretilerin yanlış olduğunu ifade ettiler. “Onlardan sakının, onlar sizi yanlış yola iletir” dediler.

Peki çözüm ne? Çözüm her anlamda samimi davranmakta. İfade özgürlüğünü, Din ve Vicdan özgürlüğünü, Dini inançları olanları ya da inançsızları samimiyet testi bekliyor. Herkes bulunduğu kulvarda özgürce koşabilir ve çelme takmaya çalışan koşucuları dışlayabilirse kazanan insanlık olacak. Aksi durumda herkes kaybedecek…

Ümit ÇETİN
17.01.2015

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here